SOREN KIERKEGAARD VE HEİDEGGER’IN KAVRAM ÇALIŞMALARI
Bu çalışmanın amacı Søren Kierkegaard’ın ve Heidegger’ın varoluş felsefesine atfettiği anlam üzerinde durulmuştur. Kierkegaard’ın kaygı ,özgürlük ve umutsuzluk kavramlarının anlamı ,ilintili olduğu kavramları ayrıca kaygı, umutsuzluk ve özgürlük çerçevesin de ele alınan problemlere yer verilmiştir. Kierkegaard ve Heidegger felsefesine giriş yapılmadan önce varoluş felsefesinin tanımı ve psikolojide kaygının ne anlam ifade ettiği yer almaktadır.
Varoluş Felsefesi Nedir?
Varoluşçuluk (existentialism),kolay tanımlanabilecek düşünce değildir. Bazılarına göre kökleri Antik Çağda Sokrates’e uzanırken bazıları köklerini Ortaçağ felsefecisi St. Augustinus’a kadar uzatarak yakın bir tarihte başlatmaktadır. Kimileri Pascal ve Descartes ile başlatırken, kimileri 19.yüzyıldaki edebiyat ve felsefe düşüncesine dayandırmaktalar.
Varoluş felsefesi, çağımızın önemli felsefelerindendir. Marksçılık gibi,20.yy’da bir çok insan ve toplumlarda etkisi olan bir düşünce olarak varoluşçuluk, aslında tek bir filozofa ve bir kişiye ait olmayan bir felsefe anlayışına hakimdir. Felsefe akımları bir okulun ürünü veya kişi olarak felsefe tarihinde yer alabilirken varoluşçuluk ise bu özelliklerin dışında yer almaktadır. Varoluşçu felsefeciler genel olarak birbirilerinden etkilenmiş olmalarına rağmen, aslında hepsi farklı fikirlere ve ilkelere sahiptirler. Bunun içindir ki tek bir varoluşçuluktan bahsedilemez.
Çağının sorunlarına yanıt vermeye çalışan varoluş felsefesi tarihsel süreçler de çeşitli filozoflardan ve kaynaklardan beslense de 20.yy’ın sorunlarına yanıt vermektedir. İnsan sorunlarını analiz... İncele
Günümüzde birçok insan iş, özel hayat ve sosyal çevredeki yoğunluk nedeniyle stresle baş etmekte zorlanıyor. Ancak stresle başa çıkmak için çeşitli yöntemler mevcut:
Çocukların sağlıklı bir özgüvene sahip olması, gelecekteki başarı ve mutlulukları için kritik bir öneme sahiptir. Peki, çocuklarda özgüveni nasıl geliştirebilirsiniz?
Hayatın belli bir döneminde hepimizin aklına şu sorular düşer:“Ne için yaşıyorum? Hayatımın amacı ne? Benim yolum nereye çıkacak?”
Bu sorular basit meraklardan ibaret değildir. Çünkü insan için hayatın anlamı ve amacı, ekmek ve su kadar önemlidir. Amaç, bize yön verir, zor zamanlarda ayağa kalkmamızı sağlar. Amacını yitiren bir insan, karanlık bir odada yolunu kaybetmiş gibidir. İşte bu yüzden tarih boyunca tüm toplumlar, dini ve dünyevi yollarla hayatın amacına dair yanıt aramıştır.
Anlamı Seçimlerimizle Kurarız
Hayatın bize sunduğu hiçbir şey garanti değildir. Her şeyin tesadüfi olabileceği gerçeği bazen içimizi boşlukta hissettirir. Ama tam da bu yüzden, insan kendi değerlerine ve seçimlerine göre bir yön çizer. Kimisi güç peşinde koşar, kimisi iyilik yaparak dünyayı değiştirmeye çalışır. Kiminin amacı görünürdür, kimininki daha sessizdir. Fakat sonuçta herkesin yaşamını değerli kılan bir nedeni vardır.
Buradaki asıl mesele şudur: Yaşam, bizim seçimlerimizle anlam kazanır.Amaç dışarıda hazır bekleyen bir şey değil, bizim kararlarımızla inşa ettiğimiz bir yolculuktur.
Seçimlerin Zorluğu
Tabii ki bu yol kolay değildir. Çünkü her seçim beraberinde risk getirir. Yanlış yapma, kaybetme ya da pişman olma ihtimali vardır. Geleceğe dair adım atarken yalnızca mutluluğu değil, acıyı da göze alırız. Ama yine de hayatı ileriye taşıyan şey, bu cesur adımlardır.
Kimi zaman geçmiş... İncele
Günümüzde yeme sorunları dendiğinde akla genellikle “çok yemek, az yemek ya da kilo kaygısı” gelir. Ancak mesele bundan çok daha derindir. Çünkü yemek yalnızca bir beslenme aracı değildir; aynı zamanda duygularımızı, ilişkilerimizi ve hayatla baş etme biçimimizi de yansıtır.
Kimi insan yemeği huzurun kaynağı olarak görür, kimi içinse yemek suçluluk ve pişmanlıkla iç içe bir döngüye dönüşür. Aşırı yemek, kendini aç bırakmak, kusmak ya da sürekli diyet yapmak… Bunların her biri aslında görünmeyen bir mesaj taşır: “Benim içimde çözümlenmemiş bir şey var.”
Yeme Davranışı Bir Mesaj Taşır
Yemek bazen yalnızlık, kaygı ya da çaresizlik duygusunu bastırmanın bir yolu olur. Bazıları yemekle huzur bulur, bazıları içinse yememek üstün bir kontrol duygusu verir. Bir başkası için yemek, çocukken eksik kalmış bir sevginin yerine geçen bir tesellidir.
Böylesi anlarda beden, bir savaş alanına dönüşebilir. Yemeği fazla kontrol etmeye çalışmak ya da tamamen serbest bırakmak aslında insanın kendisiyle olan ilişkisini anlatır. Çünkü her tabak, her lokma ya da her kısıtlama bir anlam taşır: Yaşamla, kendimizle ve başkalarıyla nasıl ilişki kurduğumuzu gösterir.
Döngüyü Kırmak İçin
Bu davranışlar çoğu zaman kişiyi yalnızlaştırır, suçluluk ve utanç duygularını artırır, hatta hayatı daraltır. Ancak unutmamak gerekir: Yeme davranışları bir “hastalık damgası” değil, bir işarettir. O... İncele
Kalp atışlarının hızlanması, terleyen eller, baş dönmesi… Bunlar sadece bedensel tepkiler değil; aynı zamanda iç dünyamızın bir yansımasıdır. Günümüzde çoğu insan bu hisleri “bozukluk” olarak görür. Oysa bu duygu, insan olmanın kaçınılmaz bir parçasıdır.
Toplum olarak genellikle bu duygudan kaçmaya, onu bastırmaya ya da kontrol altına almaya çalışırız. İlaçlar, rahatlama teknikleri, kısa vadeli çözümler geçici bir ferahlık sağlar belki ama sorunun özüne inmez. Asıl mesele, o içsel sesi duymayı öğrenmektir. Çünkü bastırdığımız her kaygı, aslında bize bir şey anlatmaya çalışır.
Bu his, tıpkı bir pusula gibi yön gösterir. Hayatta yüzleşmemiz gereken bir konuyu işaret eder. Seçmediğimiz bir dünyaya gelmiş olmamız, sonucu belirsiz kararlar almak zorunda kalmamız, ölümün kaçınılmazlığını bilmemiz... İşte bütün bunlar insanın derin huzursuzluğunun kaynağıdır.
Özgürlükle birlikte gelen sorumluluk da bu duyguyu besler. İhtimallerin sonsuzluğu bir yandan büyüleyicidir, diğer yandan sersemletici. Çünkü özgür olduğumuzu fark ettiğimiz anda, seçimlerimizin sonuçlarını da taşımamız gerektiğini anlarız. Bu da doğal olarak içimizde bir gerilim yaratır.
Zaman zaman bu gerginlikten kaçmak için rutinlere sığınırız. Aynı işleri yapmak, alışkanlıklara tutunmak, başkalarının beklentilerine göre yaşamak bize güvenli gelir. Ancak bastırdığımız o içsel ses, aslında yolumuzu kaybettiğimizi hatırlatır. Rahatsız edicidir belki ama aynı zamanda en dürüst rehberdir.
Kaygının en büyük farkı, korkudan... İncele
Aşk… Hakkında binlerce kitap yazıldı, sayısız film çekildi, şarkılar bestelendi. Ama bir soru hâlâ hepimizin aklında: Neden aşık oluruz? Aşkın başımıza açtığı dertler, getirdiği neşeye gerçekten değer mi?
Kimi “ruh eşi”ni bulduğunu sanır, kimiyse aynı hikâyeyi farklı bedenlerde defalarca yaşar. Kimi aşkı sonsuzluk yeminiyle güvence altına almak ister, kimiyse bu yoğun duygudan kaçar. Oysa aşk ne bir matematik hesabıdır ne de çözülecek bir gizem. Bazen sadece yaşanır.
Bugünlerde çoğumuz, “aşkın nedeni”ni anlamaya çalışıyoruz: Hangi hormon devreye giriyor, çocuklukta yaşadığımız hangi eksiklik bizi birine bağlıyor, sevgilimizde ebeveynimizin izini mi arıyoruz? Belki bunların hepsinde biraz gerçek payı vardır, ama sonunda şunu sormak gerekir: Bunları bilmek, neyi değiştirir?
Asıl mesele, aşkın bize ne öğrettiğidir. Çünkü her aşk, bir yüzleşmedir. Kendimizi açtığımızda hem en güçlü hem de en kırılgan halimizle ortaya çıkarız. Bazen büyük bir canlılık hissi taşır, bazen derin bir hayal kırıklığı. Ama her durumda aşk, bize kendimizi gösterir.
Ne var ki çoğu zaman aşkı koruma çabası, aşkı yavaş yavaş öldürür.Yüzükler, kilitler, ortak hesaplar… Bunların hiçbiri aşkı garanti etmez.Tam tersine, özgürlüğü yok eder.Birini “hep” yanımızda tutmak istediğimizde, o kişiyi bir özne olmaktan çıkarır, bir “şeye” dönüştürürüz.Ve en sonunda aşk, avuçlarımızın arasından kayan ıslak bir balık gibi elimizden... İncele
“Siyasetin gerçek gücü, duygusal dengeyi koruyabilen insanlarda saklıdır.”
Siyaset çoğu zaman güç, temsil ve karar alma üzerinden konuşulur. Oysa bu alanın içinde en az dile getirilen şey, bu gücü taşıyan insanların ruhsal yüküdür. Dışarıdan kararlı, planlı ve güçlü görünen kişilerin iç dünyasında, çoğu zaman sessiz bir yorgunluk vardır. Çünkü sürekli güçlü görünmek, insanın kendine dönmesini zorlaştırır.
Toplumun önünde olmanın, her söze hâkim olmanın, hiçbir duyguyu belli etmemeye çalışmanın bir bedeli vardır. Bu bedel, kişinin kendi duygularını, ihtiyaçlarını ve kırılganlıklarını geri plana itmesidir. Bir noktadan sonra, iç ses duyulmaz olur; kişi ne hissettiğini bile fark edemez. Ve iç ses sustuğunda, alınan kararlar da duygudan, insandan, vicdandan uzaklaşır.
Güç sahibi olmak bazen “her şeyi bilmek”, “her şeye yetmek” zorundaymış gibi hissettirebilir. Oysa insan, ne kadar güçlü bir konumda olursa olsun, hâlâ insandır: yanılır, yorulur, duygulanır. Bu yönüyle güç, sadece yönetme becerisi değil; kendi sınırlarını gözetebilme, insan kalabilme sorumluluğudur.
Bir toplumun sağlıklı ilerleyebilmesi için yönetenlerin de ruhsal olarak iyi olması gerekir. Çünkü iç dengesi bozulmuş bir kişi, farkında olmadan çevresine de bu dengesizliği yansıtır.Dinlenmeyen, sürekli koşan, kendini dinlemeye vakit bulamayan bir insanın, başkalarını dinlemesi de giderek güçleşir. Dinlenmeyen sözler, zamanla toplumda duyulmayan seslere dönüşür.
Bu yüzden kendini korumak,... İncele
(Ve belki de tam bu yüzden kendimizden uzaklaşıyoruz)
Hiç mükemmel olmayı denediniz mi?
İşinizi, ilişkilerinizi, hatta duygularınızı “kusursuz” yapmaya çalıştığınız anları bir düşünün. Gününüzü planlı geçirmek için çabalarken kendinizden mükemmel bir performans beklemiş olabilirsiniz. Ya da çevrenizdeki insanların, çocuklarınızın, eşinizin, iş arkadaşlarınızın da aynı titizlikte davranmasını istemişsinizdir. Hatta gittiğiniz restoranda bile kusursuz hizmet beklemişsinizdir.
Peki, işler planladığınız gibi gitmediğinde ne oluyor? Dünyanın sonu mu geliyor? Kendinize kızıyor, ötekine öfkeleniyor musunuz? Yoksa belli “mükemmel” standartlara uyacağız derken hayatı kendinize dar mı ediyorsunuz?
Belki de mesele, mükemmel olamamak değil, mükemmel olma çabasının bizi kendimizden uzaklaştırmasıdır. Çünkü insan dediğimiz varlık doğası gereği eksik, tamamlanmamış ve kırılgandır. Hayatın akışını tam anlamıyla bilemeyiz; seçimlerimizin sonuçlarını öngöremeyiz. Kısacası, her şeyi kontrol etme çabası ne kadar artarsa, hayal kırıklığı da o kadar büyür. Bu yüzden bazen “bir kasmayalım artık” demek, sanıldığından çok daha bilgece bir duruştur.
Eksikliğimiz aslında kusur değil, insanca bir haldir. Hayat bizden mükemmel olmayı değil, elimizdekilerle en anlamlı, en içten yaşamı kurmamızı ister. “Yaptığım şey beni mutlu ediyor mu, içime siniyor mu?” sorusu belki de bu yüzden en doğru ölçüdür. Çünkü mükemmelliğin ölçüsü dışarıda değil, içimizdedir.
Ne zaman dış standartlara, başkalarının gözündeki “mükemmel”e odaklanırsak, kendimizden o kadar uzaklaşırız. Bu yabancılaşma... İncele
Çocuk Hakları Günü, yalnızca hakların değil, çocukların duygularının da hatırlandığı bir gün olmalı.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da 20 Kasım, Çocuk Hakları Günü olarak kutlanacak. Ancak bazen farkında olmadan, bu günü sadece bir takvim notuna, birkaç cümlelik kutlama mesajına dönüştürüyoruz. Oysa çocuk hakları yalnızca hukuksal bir alan değil; insan ruhunun en kırılgan yerlerinden biriyle, yani çocuk olmanın duygusuyla doğrudan ilgilidir.
Bir çocuğun barınma, beslenme, eğitim hakkı kadar; sevilme, duyulma ve anlaşılma hakkı da vardır.
Bu hakların çoğu kağıt üzerinde zaten tanımlanmıştır ama günlük yaşamda ne kadarına gerçekten alan açıyoruz?
“Benim çocuğumun her şeyi var” derken, acaba duygularına yer bırakabiliyor muyuz?
Bir çocuk, yalnızca ihtiyaçları karşılandığında değil; duygularına da temas edildiğinde gelişir.
Üzüntüsünü, öfkesini, korkusunu gösterebildiği evlerde büyüyen çocuklar; bir gün dünyayla daha sağlıklı ilişkiler kurabilirler.
Ne yazık ki bazen, iyi niyetle dahi olsa, çocuğun duygusunu sustururuz:
“Ağlama, güçlü ol.”
“Üzülme, boşver.”
“O kadar da önemli değil.”
Ama çocuk, bu cümlelerle sadece duygusunu değil, kendi varlığını da bastırmayı öğrenir.
Bir çocuğun ruhsal güvenliği, “her zaman mutlu” olmasıyla değil, her duygusunun kabul gördüğü bir ilişkide şekillenir.
Psikoloji bize gösteriyor ki bastırılan duygular, yıllar sonra yetişkin hayatında kaygı, öfke ve değersizlik olarak geri döner.
Bu yüzden çocuk haklarını yalnızca devlet politikası ya da okul müfredatıyla... İncele
Kadınlar şiddetin adını koymayı, sınır çizmeyi, haklarını talep etmeyi öğrendi.
25 Kasım yaklaşıyor. Yine aynı haberler, aynı acılar, aynı sorular…Ama buna rağmen kadınlar hâlâ ölüyor.
Çünkü yıllardır yanlış kapıyı çalıyoruz.
Biz kadınları korumaya çalışıyoruz,oysa şiddetin kaynağı çok daha erken, çok daha sessiz bir yerde büyüyor:
Bir erkek çocuğun susturulmuş duygularında.
Bu ülkede milyonlarca erkek çocuk benzer cümlelerle büyüyor:“Ağlama.”“Güçlü dur.”“Sesini çıkarma.”“Duygularını belli etme.”
Bu cümlelerin her biri, küçük bir çocuğun içindeki dünyayı yavaşça karartıyor.Korkuyu saklıyor.Üzüntüyü gömüyor.Kırılganlığı utanca dönüştürüyor.
Ve çocuk ne hissettiğini bilmeden yetişkinliğe ulaşıyor.Kendi duygusunu tanımayan biri, öfkesini de tanımıyor;tanımadığı öfkeyi yönetecek beceriyi hiç öğrenmiyor.
Bugün partnerine bağıran, ekonomik baskı kuran, tehdit eden, şiddete yönelen pek çok erkek, aslında yıllar önce elinden alınmış duygularının tortusuyla yaşıyor.Çocukken “ağlama” denen bir erkek, yetişkin olduğunda “korkuyorum” diyemiyor.“Yalnızım” diyemiyor.“Yapamıyorum” diyemiyor.Diyemediği her duygu, en kolay çıkış bulduğu yere akıyor: güç gösterisi.
Kadınlar şiddetin türlerini öğrendi;ama erkeklere duygularını öğretecek bir sistem hiç kurulmadı.
Yasalar, korunma kararları, acil hatlar…Evet, hepsi önemli.Ama hiçbiri, çocuklukta durdurulan o duygusal gelişimi geri getirmiyor.Hiçbiri bir erkeğe “nasıl sevileceğini, nasıl kaygıyla baş edileceğini, nasıl kederle kalınacağını” öğretmiyor.
Ve ne acı ki yıllardır toplumun yönünü belirleyen mekanizmalar hep sonuçlarla uğraştı; nedenlere hiç inmedi.Duygusal eğitimin yokluğu görmezden gelindi.Erkek çocuklarının iç dünyasına dair hiçbir politika geliştirilmedi.Başka alanlara... İncele
Bir Şehrin Tasarımı, Ruhun Sınırlarını da Belirler
Bir şehrin insan ruhunu nasıl etkilediğini anlamak için bazen dev projelere, anıtsal yapılara ya da parlak vaatlere bakmaya gerek yoktur.Bazen sadece sakin bir açık hava mekânına, bir akşamüstü esintisine ve aynı alanda buluşan farklı yaş gruplarının sessiz uyumuna bakmak yeter.Geçtiğimiz günlerde, açık havada konumlanmış küçük bir kafe alanında tam olarak bunu gördüm.Gençlerin, orta yaşlıların ve ileri yaştaki bireylerin hiçbir ayrım gözetmeden aynı mekânda bulunabildiği, herkesin kendine bir yer bulabildiği bir alan…Farklı kuşakların yan yana oturabildiği, kimsenin dışarıda bırakılmadığı bir düzen.Bu küçük gözlem bile bana bir gerçeği yeniden hatırlattı:Bir şehir, insanın dış dünyasını olduğu kadar iç dünyasını da şekillendirir.Uygun fiyatlı bir kahve, ulaşılabilir bir masa, gölgelik bir çardak ya da kısa bir yürüyüş yolunun değeri; çoğu zaman planlama belgelerine yazılmaz.Ama ruh sağlığı açısından baktığımızda, bunlar çok güçlü düzenleyici unsurlardır.İnsan, bütçesi zorlanmadan sosyalleşebildiğinde; yalnızca kendisi için tasarlanmış gibi hissedilen bir köşede oturabildiğinde, şehir ona “sen de bu bütünün bir parçasısın” der.Bu hissin terapi dilindeki karşılığı “aitlik”tir; şehir planlamasındaki karşılığı ise “erişilebilir kamusal alan”.Kuşakların birbirini izole etmeden aynı mekânda bulunabilmesi ise toplumsal dayanıklılığın sessiz bir göstergesidir.Gençler kendilerini dışlanmış hissetmez, ileri yaş grupları yalnızlaşmaz, orta yaş grupları kalabalığın içinde... İncele
Sessizliğin, Öfkenin ve Dinlenmeyen Sözlerin Arka Planı
Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir toplantıda dikkatimi çeken bir şey oldu:Sözler yükseliyor, bakışlar sertleşiyor, cümleler birbirine çarpıyor; kimse kimseyi duymuyordu.O an içimden şu soru geçti:“İtiraz edenler suçlu mu acaba, yoksa biz itirazı anlamayı mı unuttuk?”Bazen öfkeyle yükselen bir ses, görünenden çok daha derin bir ruh hâlinin işaretidir.İtirazı yalnızca bir karşı çıkış gibi görmeye alıştık; ama çoğu zaman itiraz, insanın duyulma çabasının son kırıntısıdır.Dinlenmediğini hisseden bir beden, kendini duyurmak için önce sesi yükseltir; sonra sabrı tükenir.Bugün pek çok yetişkinin yoğun stres altında verdiği tepkinin kaynağı, söylendiği kadar karmaşık değildir:İnsan, tehdit altında olduğunu düşündüğünde duygusal olarak daralır.Kendi sözünün değersizleştiğini hissettiğinde zihni savunmaya geçer.Ve savunma en çok da öfke kılığına bürünerek ortaya çıkar.Toplantı salonlarında, meclislerde ya da aile içinde gördüğümüz gerginliklerin çoğu, aslında aynı yere çıkar:Duyulmadığını hissetmek.Kimi susarak kendini korur, kimi bağırarak var olmaya çalışır.Kimi nefesini içine gömer, kimi cümleleriyle etrafına duvar örer.Bu insanlar suçlu değildir; sadece insan olmanın doğal kırılganlığıyla baş etmeye çalışıyor olabilirler.Kabul edilmeme korkusu, toplum önünde hata yapma utancı, sürekli yetiştirme telaşı, kronik yorgunluk…Tüm bunlar, bir yetişkini “haklılık savaşçısına” dönüştürebilir.İtirazın sertleşmesi, çoğu zaman kötü niyetin değil, içsel yorgunluğun göstergesidir.Asıl mesele belki de şudur:Bir toplum olarak... İncele
Son haftaların gazete manşetleri neredeyse aynı kelimeleri tekrar ediyor: operasyon, madde trafiği, riskli davranışlar, gençler…
Her gün bu kadar çok haber görünce insanın aklında bir soru büyüyor:“Neden?”Bu “neden” yalnızca suç oranlarını merak eden bir sorudan ibaret değil. Daha çok, içten içe şöyle bir sorgulamanın kapısını aralıyor:“Toplum olarak nasıl bu kadar kırılgan hale geldik?”Çünkü madde kullanımının yükselişi yalnızca bir adli mesele değildir; aynı zamanda bir toplumun ruh sağlığı haritasının da göstergesidir.Kırılganlık Bir Anda Oluşmazİnsan bir gecede bağımlı olmaz; toplum da bir gecede bu kırılganlığa sürüklenmez.Birikir.Sessizce.Gözle görünmeyen yerlerde…Günlerce süren stres, yıllarca süren ekonomik baskılar, aile içindeki iletişimsizlik, gençlerin taşıdıklarından ağır beklentiler…Sonra bir bakmışız, toplumun direnci zayıflamış.Daha önce duyduğunda irkildiğin bir haber artık gündelik rutin olmuş.Bu duyarsızlaşma, işin en tehlikeli tarafı.Bu Manşetlere Nasıl Geldik?Bu soruya öfkeyle ya da hızlı suçlayıcı cümlelerle değil, sakin bir analizle bakmak gerekiyor. Çünkü mesele bir kişinin, bir kurumun ya da tek bir tercih zincirinin ötesinde.1) Bağlarımız inceldiAile bağları, mahalle ilişkileri, okul ile genç arasındaki bağ… Yıllar içinde esnedi, gevşedi.Genç bir zihin bağ bulamadığında boşluğa düşer. O boşluk riskli davranışlara açık hale getirir.2) Ekonomik yük ruhu ağırlaştırdıSürekli bir mücadele hali… Hep “idare etmek”…Bu duygu halinin en çok etkilediği kesim gençlerdir,... İncele
Kadınlar ve gençler için girişimcilik, finansmandan önce güven meselesidir. Ekonomik destekler, cesareti beslediği ölçüde anlam kazanır.
Ekonomi çoğu zaman rakamlarla anlatılır. Oysa bu rakamları harekete geçiren asıl güç, insanların kendilerine ve yarına dair ne hissettikleridir. Yatırım kararları, tablolar kadar psikolojik iklimden de etkilenir.
Dünya Bankası ile VakıfBank arasında açıklanan ve KOBİ’lere yönelik 1.7 milyar dolarlık finansman desteğini içeren ortak proje, bu açıdan yalnızca bir kredi paketi değildir. Kadın ve genç girişimcilere yönelik özel desteklerin vurgulanması, ekonomide en kırılgan grupların güven eşiğine temas eden bir yaklaşımı gösterir.
Kadın girişimciler çoğu zaman yalnızca piyasa koşullarıyla değil, görünmez sınırlarla da mücadele eder. Sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı, hata yapma korkusu ve ciddiye alınmama duygusu, girişimcilik cesaretini zayıflatır. Destek mekanizmaları burada maddi olduğu kadar sembolik bir anlam taşır. “Bu alanda yerin var” mesajı, özsaygıyı güçlendirir.
Genç girişimciler için en belirleyici sorun ise belirsizliktir. Deneyim eksikliğinden çok, yarının nasıl şekilleneceğini bilememe hissi karar alma süreçlerini kilitler. Uluslararası desteklerin gençlere temas eden yönü, bu belirsizlik duygusunu azaltma potansiyeli taşır. Çünkü umut, ekonomik davranışların en güçlü tetikleyicisidir.
Psikolojik açıdan bakıldığında güven, girişimcinin yalnızca risk alma isteğini değil, uzun vadeli düşünme kapasitesini de belirler. Kendine ve sisteme güvenen birey, kısa vadeli kazanç yerine sürdürülebilirliği... İncele
Toplum, zaman zaman yeraltı dünyasına dair haberlerle karşılaşır.
Uyuşturucu, fuhuş, gizli ağlar…Başlıklar serttir; detaylar çarpıcıdır.Ancak çoğu zaman gözden kaçan bir soru vardır:
İnsanlar neden bu ağlara çekilir?
Bu tür yapılar yalnızca ekonomik kazançla açıklanamaz.Psikolojik açıdan bakıldığında, bu alanların sunduğu şey çoğu zaman madde ya da beden değil; bir aidiyet, bir güç hissi, bir görünürlüktür.Bazı bireyler için bu ağlar, hayatın onlara vermediğini telafi eden bir alan gibi çalışır.Kontrol duygusu, hızlı tatmin, kuralsızlık hissi…Bunlar, iç dünyasında boşluk yaşayan bireyler için güçlü bir çekim yaratır.Özellikle erken dönemde sınırları net çizilmemiş, değeri yalnızca “başarı” ya da “güç” üzerinden tanımlanmış kişiler, ilerleyen yıllarda bu tür alanlara daha yatkın olabilir.
Burada önemli bir nokta şudur:
Her bağımlılık, her riskli davranış, çoğu zaman bir kaçışın izini taşır.İnsan, baş edemediği duygudan kaçmak için kendine yeni bir gerçeklik kurar.Bu gerçeklik bazen hızlı para, bazen lüks yaşam, bazen de “dokunulmazlık” hissi üzerinden şekillenir.Toplumun bu alanlara olan ilgisi de en az bu ağlar kadar dikkat çekicidir.Medya, yalnızca olanı aktarmakla kalmaz; çoğu zaman özel hayatı bir seyir nesnesine dönüştürür.Lüks mekânlar, pahalı arabalar, gösterişli hayatlar…Bu görüntüler, farkında olmadan bir mesaj üretir:“Kuralların dışında yaşamak ödüllendirilebilir.”Oysa bu bir yanılsamadır.Gösterilen parlak yüzeyin altında çoğu zaman yoğun bir güvensizlik, süreklilik kaygısı ve... İncele
Asgari Ücretin Görünmeyen Psikolojisi
Asgari ücret açıklandığında, tartışma genellikle rakamlar üzerinden yürür.
Yetip yetmeyeceği konuşulur, zam oranları kıyaslanır, pazar filesi hesaplanır.
Oysa çoğu zaman gözden kaçan bir şey vardır:
Asgari ücret yalnızca bir ekonomik mesele değildir; aynı zamanda güçlü bir psikolojik deneyimdir.
Çünkü geçim derdi, insanın sadece cüzdanını değil, ruhunu da yorar.
Bir insan, ayın daha başında hesabını yaparken “yetmeyecek” duygusuyla baş başa kaldığında, bu sadece maddi bir sıkışma değildir.
Bu, gelecek algısının daralması, umut alanının küçülmesi ve kendilik değerinin sarsılması anlamına gelir.
Uzun süre ekonomik belirsizlik içinde yaşayan bireylerde sıkça şu duygular görülür:
Sürekli tetikte olma hâli,
kaygının kronikleşmesi,
öfkenin içe ya da dışa yönelmesi,
ve zamanla “ne yaparsam yapayım değişmeyecek” düşüncesi.
Bu ruh hâli, yalnızca bireyin kendisinde kalmaz.
Evliliklere, ebeveynlik tutumlarına, iş yerindeki ilişkilere ve toplumsal diyaloğa kadar yayılır.
Geçim sıkıntısı arttıkça, tahammül azalır;
dinleme azalır, tepki artar.
Asgari ücretle yaşamaya çalışan biri için hayat çoğu zaman “an”dan ibaret hâle gelir.
Uzun vadeli hayaller kurmak zorlaşır.
Tatiller, hobiler, kendine iyi gelen küçük alanlar lüks gibi algılanmaya başlar.
Oysa insan ruhu, sadece hayatta kalmaya değil; anlamlı yaşamaya ihtiyaç duyar.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Ekonomik gerçeklikler inkâr edilemez.
Ancak insanın yaşadığı psikolojik yük de görmezden gelinemez.
Geçim derdi altında yaşayan bireylerde, depresyon ve kaygı belirtilerinin artması tesadüf değildir.
Çünkü insan, sürekli eksik kalan... İncele
Gazetecilik, çoğu zaman yalnızca bir meslek gibi görülür.
Oysa gazeteci, toplumun hafızasını diri tutan bir tanıktır.
Ve tanıklık, insan ruhu için ağır bir yüktür.
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da, Anadolu Basın Birliği Genel Başkanı M. Bora Zor’un öncülüğünde düzenlenen ve yerel basında da yankı bulan bir panel, bu yükü yeniden düşünmeme vesile oldu. Gazetecilerin mesleki dayanıklılığı, karşılaştıkları zorluklar ve görünmeyen yıpranmışlıkları üzerine yapılan bu buluşma, yalnızca bir organizasyon değil; aynı zamanda basın dünyası adına sorumluluk alan, koruyucu ve farkındalık yaratmayı amaçlayan bir duruşun ifadesiydi.
Bu tür buluşmalar, gazeteciliği yalnızca üretim odaklı değil; insanı merkeze alan bir yerden ele almanın mümkün olduğunu gösterir. Bora Zor’un bu alandaki yaklaşımı, basın emekçilerinin sadece mesleki değil, psikolojik dayanıklılıklarının da gözetilmesi gerektiğini hatırlatan kıymetli bir örnek sunmaktadır.
Çünkü haber yazmak, yalnızca bilgi aktarmak değildir.
Haber yazmak; şiddete tanıklık etmektir, acıyı dinlemektir, çelişkiye maruz kalmaktır.
Ve çoğu zaman susarak güçlü kalmaya çalışmaktır.
Gazeteci, toplumun en gergin anlarında uyanıktır.
Bir kriz anında, bir felaketin ortasında, bir çatışmanın eşiğinde…
Bu sürekli tetikte olma hâli, insan zihninde birikerek ilerler.
Zamanla bedende yorgunluk, duygularda küntlük, ilişkilerde mesafe olarak kendini gösterebilir.
Gazeteciler çoğu zaman:
• Eleştirilir ama dinlenmez
• Görünürdür ama anlaşılmaz
• Güçlü sanılır ama yalnız bırakılır
Oysa sürekli gerilimle temas eden her insan gibi onların da psikolojik... İncele
Bazı olaylar vardır, haber değeri taşımanın çok ötesine geçer.
Okunur ama sindirilemez.
Bilgi olarak geçer, insanın içinden çıkmaz.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan ve çocukların yaşamını kaybettiği ağır bir suç, tam olarak böyle bir yerde duruyor. Bu tür vakalarda sıkça şu sorular dolaşıma giriyor:
Nasıl olur?
Bir insan bunu nasıl yapar?
Bunu yapan biri ne yaşamıştır?
Ancak bu sorular çoğu zaman yanlış bir yere yaslanıyor.
Çünkü mesele yalnızca öfke, yoksulluk, aile geçmişi ya da “zor bir hayat” değildir.
Asıl soru şudur:
İnsanı durduran içsel eşik neden çalışmadı?
Psikoloji, insan davranışını yalnızca duygular üzerinden açıklamaz.
Bir insanı eylemden alıkoyan şey, çoğu zaman “iyi hissetmesi” değil;
başkasının varlığını hesaba katabilmesidir.
Bu noktada empati, vicdan ve sorumluluk duygusu romantik kavramlar olmaktan çıkar;
toplumsal güvenliğin temel bileşenlerine dönüşür.
Bazı bireylerde bu düzenleyici sistemler ciddi biçimde zayıflar.
Başkası, bir insan olmaktan çok bir nesneye dönüşür.
Sonuçta ortaya çıkan şey öfke değil; sınırın ortadan kalkmasıdır.
Bu tür suçları yalnızca “acımasızlık” kelimesiyle açıklamak, meseleyi basitleştirir.
Asıl tehlikeli olan, bu olayların ardından hızla bir “neden” bulup rahatlamaktır.
Çünkü hızlı açıklamalar, derin yüzleşmenin yerini alır.
Toplum olarak zor olanı yapmaktan kaçıyoruz:
Bu tür vakaların bize ne söylediğini duymaktan.
Bu suçlar bize şunu söylüyor olabilir:
Bazı insanlar için “dur” diyen iç ses artık yok.
Ve bu, yalnızca bireysel bir mesele değil;
uzun süredir ihmal edilen psikolojik, sosyal ve... İncele
Gram altın son günlerde yeniden yükseliş trendine girdi. Piyasalarda bu artış çoğunlukla döviz kurları, küresel belirsizlikler ve merkez bankalarının politikalarıyla açıklanıyor. Ancak rakamların ötesinde, bu yükselişin dikkat çekici bir psikolojik boyutu da var.
Ekonomik belirsizlik dönemlerinde insanlar yalnızca paralarını değil, güven duygularını da korumaya çalışır. Altın, bu noktada yalnızca bir yatırım aracı değil; tarihsel olarak “güvenli liman” algısının simgesidir. Bugün yaşanan yükseliş, piyasalardan çok toplumun ruh halini yansıtıyor olabilir.
Son yıllarda art arda yaşanan ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon ve geleceğe dair öngörülemezlik hissi; bireylerde kontrol kaybı algısını güçlendiriyor. Kontrol duygusu zedelendiğinde, insanlar somut ve elle tutulur güven kaynaklarına yönelir. Altın, tam da bu nedenle yeniden cazip hâle gelir.
Psikolojik açıdan bakıldığında bu yönelim, rasyonel bir yatırım kararından çok, kaygıyı düzenleme çabasıdır. Belirsizlik arttıkça riskten kaçınma davranışı yükselir. İnsan zihni, “değerini kaybetmez” algısına tutunarak geleceği daha tahmin edilebilir kılmaya çalışır.
Bu tablo bize şunu gösteriyor: Altındaki yükseliş yalnızca grafiklerle açıklanamaz. Bu artış, toplumun kolektif kaygısının ve güven arayışının sessiz bir göstergesidir.
Ekonomik verilerle birlikte ruh hâlini de okumadan yapılan her analiz eksik kalır.
Bugün altın yükseliyor olabilir. Ancak asıl yükselen şey, insanların geleceğe dair endişeleri. Ve bu endişiler ele alınmadıkça, piyasaların dalgalanması kadar toplumun psikolojik dengesi de... İncele
Bugün Şehitkamil Belediyesi Meclis toplantısını izlerken, karar maddelerinden çok meclisteki genel hava ve temsil biçimleri dikkatimi çekti. Bu yazı, herhangi bir siyasi iddia taşımayan, tamamen kişisel gözlem ve değerlendirmelere dayanan bir metindir.
Toplantı boyunca CHP sıralarında genel olarak sessiz ve izleyici bir duruş hâkimdi. Bu sessizlik içinde yalnızca Mehmet Sucu ve Zehra Eltan söz aldı. Mehmet Sucu’nun konuşmasında eleştiri ve savunma vardı; ancak ses tonunun yüksekliği, zaman zaman anlatılan içeriğin önüne geçti.
Zehra Eltan’ın konuşması ise daha çok düz bir okuma şeklindeydi. Metinle kurduğu bağın sınırlı olduğu, savunduğu konularla duygusal ve düşünsel bir temas kurmakta zorlandığı hissedildi. Bu nedenle konuşma, savunmaktan çok bilgi aktarmaya yönelik bir sunum olarak algılandı. CHP’deki diğer üyeler ise toplantı boyunca söz almadı ve yalnızca mecliste bulunmakla yetindi.
Yeniden Refah Partisi’nden Ömer Uçar, toplantıda tek başına söz alan bir diğer isimdi. Özellikle 6 Şubat depremlerine dair yaptığı anmada, sakin ve dinlenebilir bir anlatımı vardı. Konuşması, yaşanan kaybın ağırlığını hissettiren bir anma havası oluşturdu. 6 Şubat depremlerine ilişkin bir diğer konuşma AK Parti sözcüsü Dicle Demirdelen tarafından yapıldı.
Konuşma daha çok okuma şeklindeydi ve duygusal olarak sınırlıydı. Ardından Ramazan ayına dair temennilerle devam edilmesi, depremin yarattığı büyük acının yeterince hissedilmediği bir... İncele
Bugün 6 Şubat.Takvim yaprağı sıradan görünüyor ama bu tarih, milyonlarca insan için hâlâ durmayan bir zamanı ifade ediyor.Aradan yıllar geçti.Enkazlar kaldırıldı, yollar açıldı, şehirler yeniden kuruldu ya da kurulmaya çalışılıyor.Ama bazı sorular hâlâ yerli yerinde duruyor.
Bu deprem yalnızca yerin sarsılması değildi.Bu deprem, hazırlıksızlığın, ihmallerin ve “sonra bakarız” anlayışının da ağır bir sonucuydu.Deprem bir doğa olayıdır.Yıkım ise çoğu zaman insan eliyle büyür.Bugün hâlâ şunu net olarak söylemek zorundayız:Felaketin kendisi değil, sonuçları yönetilemediğinde acı katlanıyor.İhmal Nerede Başlıyor?İhmal bazen büyük bir karar değildir.Bazen denetlenmeyen bir bina,bazen ertelenen bir rapor,bazen “şimdi zamanı değil” denilen bir uyarıdır.Deprem bize şunu gösterdi:Sorun sadece bina sayısı değil,sadece beton değil,sadece fay hattı da değil.Asıl sorun, risk bilinirken harekete geçilmemesidir.
Peki Ne Yapılabilir?Bugün konuşmamız gereken şey suçlu aramak değil.Bugün konuşmamız gereken şey nasıl tekrar etmez sorusudur.Denetimin kâğıt üzerinde değil, sahada yapılmasıŞehir planlamasının rant değil, yaşam odaklı olmasıDeprem bilincinin sadece afet günlerinde değil, günlük hayatın bir parçası haline gelmesiPsikolojik iyileşmenin en az fiziksel yeniden inşa kadar ciddiye alınmasıÇünkü travma, yalnızca enkaz altında kalmaz.İnsanların içinde, ilişkilerinde, gelecek algısında da devam eder.Hatırlamak Bir Sorumluluktur6 Şubat’ı anmak sadece kaybettiklerimizi hatırlamak değildir.Aynı zamanda kalanların sorumluluğunu hatırlamaktır.
Bu tarih bize şunu söylüyor:Unutursak tekrar eder.Ertelediğimiz her önlem, geleceğe bırakılmış... İncele
Bugün Büyükşehir Belediyesi Meclis toplantısını izledim. Karar başlıklarından çok, meclisteki temsil biçimleri, konuşma dilleri ve ortaya çıkan psikolojik atmosfer dikkatimi çekti. Bu yazı, tamamen kişisel gözlemlerime dayanmaktadır.
Toplantının en dikkat çekici gündemlerinden biri, Gaziantep ile Suriye’nin Halep kenti arasındaki kardeş şehir ilişkileri kapsamında beş otobüsün tahsis edilmesine yönelik talepti. CHP Meclis Üyesi Yılmaz Güler, bu başlık altında Gaziantep’in ve ilçelerinin yaşadığı ulaşım sorunlarını sakin, açıklayıcı ve anlaşılır bir dille dile getirdi. Özellikle işe ve okula giden vatandaşların yaşadığı mağduriyetlere, kırsal bölgelerde tek seferlik otobüslerin kaçırılması hâlinde günlük hayatın nasıl aksadığına değinmesi dikkat çekiciydi.
Burada öne çıkan önemli bir detay, söz konusu araçların 2018 model, yani hâlihazırda eski sayılabilecek araçlar olduğunun vurgulanmasıydı. Asıl mesele ise yalnızca araçların yaşı değil; bu araçların maliyetine, ayrılan bütçeye ve neden bu önceliğin Gaziantep yerine kardeş şehir ilişkileri kapsamında başka bir kente verildiğine dair yeterince net bilgi paylaşılmamasıydı. Yerel yönetimlerin dayanışma ve kardeşlik ilişkileri kurması elbette kıymetlidir. Ancak psikolojik açıdan belirleyici olan, bu dayanışmanın hangi ihtiyaçların önüne geçtiği ve vatandaşa nasıl anlatıldığıdır. Kendi kentinde hâlâ temel ulaşım sorunları yaşayan bir yurttaş için bu tür adımlar, iyi niyetli olsa bile, “önce ben görülüyor muyum?” sorusunu beraberinde getirir. Bu nedenle... İncele
Jeffrey Epstein davası bir isimden ibaret değildir.
Bu dava, gücün kirlenmiş hâlinin çocukların hayatına nasıl sızabildiğinin simgesidir.
Bu olayda yer alanlar, yalnızca bireysel sınırları ihlal etmedi.
Bir neslin güven duygusunu sarstı.
Ve belki de en ağır olanı şu:
Bazı yetişkinler kendi konumlarını, kendi çevrelerini, kendi çıkarlarını korurken;
çocukların korunması ikinci plana itildi.
Bu affedilmez bir zayıflıktır.
Bu, yalnızca hukuki değil; vicdani bir çöküştür.
Bugün sosyal medyada bu davayı okuyan bir çocuk şunu düşünüyor:
“Demek ki güçlü olan her şeyi yapabiliyor.”
Bir ergen şunu hissediyor:
“Eğer bu kadar insan sustuysa, ben konuşsam ne değişir?”
Bu düşünce bir çocuğun zihnine düşmemeliydi.
Ama düştü.
Bu tür olaylara karışanlar yalnızca mağdurlara zarar vermedi.
Toplumsal güveni kemirdi.
Çocukların dünyayı basit ve güvenli algılama hakkını gasp etti.
Güç, korumak için vardır.
Eğer zarar veriyorsa, o artık güç değil;
sınır tanımazlıktır.
Bir toplum, en zayıfını ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür.
Çocukların korkusunu görmezden gelen her yapı,
kendi meşruiyetini de zayıflatır.
Bugün mesele geçmişte ne olduğundan çok daha büyüktür.
Mesele şudur:
Çocuklar artık dünyaya daha temkinli bakıyor.
Daha erken büyüyor.
Daha erken şüphe ediyor.
Ve bu, bir nesle yapılabilecek en ağır haksızlıktır.
Çünkü bir çocuğun güveni kırıldığında,
sadece bir hayat değil;
geleceğin kendisi yaralanır.
Eğer çocuklar korkuyorsa,
hiç kimse gerçekten güçlü değildir.
İncele
Geçtiğimiz günlerde kabinede değişiklik oldu.
Yeni Adalet Bakanı, yeni İçişleri Bakanı göreve başladı.
Henüz yemin töreninin yankısı dinmeden itirazlar yükseldi.
Mecliste gerilim, sert sözler, tartışmalar…
Bazı görüntüler sosyal medyada hızla yayıldı.
Bir kesim umutlandı.
Bir kesim öfkelendi.
Bir kesim ise sadece yoruldu.
Aslında burada dikkat çeken şey kişilerden çok, tepkilerimizin şiddeti.
Bir isim değiştiğinde neden bu kadar sarsılıyoruz?
Neden daha cümleler tamamlanmadan safımızı belirliyoruz?
Çünkü siyaset artık sadece yönetim meselesi değil; kimlik meselesi.
Desteklediğimiz ya da karşı çıktığımız isimler, bizim “dünyayı nasıl gördüğümüzün” sembolü hâline geliyor.
Bir taraf için değişim “tehdit”,
diğer taraf için “umut” olabiliyor.
İnsan zihni belirsizliği sevmez.
Yeni bir isim, yeni bir ihtimal demektir.
İhtimal ise kontrol kaybı hissini tetikler.
Kontrol kaybı hissedildiğinde öfke yükselir.
Öfke yükseldiğinde sesler yükselir.
Sesler yükseldiğinde kimse kimseyi duymaz.
Asıl mesele şu:
Bir bakan değiştiğinde neden toplumun tansiyonu değişiyor?
Çünkü biz uzun süredir fikirleri değil, kişileri tartışıyoruz.
Kurumları değil, yüzleri konuşuyoruz.
Sistemi değil, sembolleri konuşuyoruz.
Oysa sağlıklı toplumlarda değişim, kavga nedeni değil; değerlendirme fırsatıdır.
Eleştirmek hakkımızdır.
Ama öfke, düşüncenin yerini aldığında kaybeden yalnızca siyaset olmaz.
Toplumun psikolojik dengesi de zarar görür.
Belki de sormamız gereken soru şudur:
Yeni isimlerden önce, kendi tepkilerimizi ne kadar yönetebiliyoruz?
Çünkü bir ülkenin geleceğini sadece atamalar değil,
o atamalara verdiğimiz ruhsal tepkiler de belirler.
İncele
Son zamanlarda artan ergen intiharlarını konuşuyoruz.
Ama konuşurken hâlâ yetişkin diliyle konuşuyoruz.
Oysa ortada bir gerçek var:
18 yaşını doldurmamış çocuklar psikolojik destek almak istiyor.
Fakat tek başlarına gelmek istiyorlar.
“Annemin haberi var ama seninle geleyim mi demedi.”
“Söylesem babam ne sorunun var diye sıkıştırır.”
“Evde anlatamıyorum.”
Bir çocuk yardım istemek için cesaret topluyorsa, o çocuk zaten uzun süredir yalnızdır.
Yalnızlık bazen kalabalık bir evin içinde büyür.
Aynı sofrada otururken.
Aynı çatı altında susarak.
Sevgili anne babalar,
Çocuğunuz size her şeyi anlatmıyorsa bu onun asi olduğu anlamına gelmez.
Bazen bu, duygularının küçümseneceğini öğrenmiş olması demektir.
“Abartıyorsun.”
“Senin yaşında ne derdin var?”
“Biz neler yaşadık…”
Bu cümleler bir çocuğun kalbinde kapı kapatır.
Bir çocuk “söylersem baskı olur” diyorsa,
orada korku bağırmaktan değil, anlaşılmamaktan doğmuştur.
Bir başka tablo daha var:
Danışmanlık almak istemeyen ergenler.
Aile zorlamak istiyor.
Evde kimlik çatışmaları var.
Aile yapısına zıt bir benlik gelişiyor.
Ve her tartışma biraz daha koparıyor.
Ergenlik bir başkaldırı değil;
bir “ben kimim?” arayışıdır.
Bu arayış baskıyla değil, temasla yönetilir.
Çocuğunuz sizden farklı düşünüyor olabilir.
Sizin inandığınız gibi inanmıyor olabilir.
Sizin çizdiğiniz yolda yürümek istemiyor olabilir.
Bu bir tehdit değil.
Bu gelişimdir.
Bugün bazı çocuklar ölümü seçmiyor aslında.
Sessizliğe daha fazla dayanamadıkları için çıkış arıyorlar.
Ve biz hâlâ “Nerede hata yaptık?” diye soruyoruz.
Belki de soru şu olmalı:
Ne zaman dinlemeyi bıraktık?
Refakat etmeyen ebeveynlere söylemek istiyorum:
Psikolojik destek sürecinde çocuğun yanında durmak kontrol etmek değildir.
Yanında... İncele
Mart ayı Şehitkamil Belediye Meclisi toplantısı, gündem maddelerini tartışıyor görünse de, esas olarak sahte bir ciddiyet arenasına dönüştü. Ömer Uçar’ın İran savaşı ve sınır illerimizdeki olası tehlikelerle ilgili uyarıları, kısa süreli bir farkındalık yarattı; ama salonun gevşekliği, ciddi uyarıları gölgede bıraktı.
**
Sosyal yardımlar ve ekonomik zemin konusu, rakamlarla öne çıkarıldı: Göreve başladığı günden beri yardım alan aile sayısı 26 kat artmış, her ay 47 bin haneye destek sağlanıyormuş. Ama mesele sadece rakamlarda değil; bu artış, ekonomik zeminin güçlenmesinden çok, günlük ihtiyaçların geçici olarak karşılanmasıyla sınırlı kalıyor. İnsanlar her ay elektrik, su, kantin parası alıyor; ama kalıcı bir refah, sürdürülebilir bir ekonomik güvence yok. Görünürde başarı var; pratikte vatandaşın temel ekonomik sorunları hâlâ çözülmüş değil.
Belediyedeki çirkefleşme iddiaları ayrı bir tablo çizdi. CHP’li Sucu’nun sorularına cevap gelmeyince, telefonunda müzik açarak protesto etmesi, meclis içindeki ciddiyet eksikliğinin ve otoriteye duyulan güvensizliğin bir yansıması. Gündemin kaydırılması, cevapsız bırakılan sorular ve salonun gevşek havası, ciddi meselelerin bile yüzeysel bir eğlenceye dönüşmesine neden oluyor.
Ali Güdücü ve Enver Atar arasındaki gerginlik ise kurumun ahlaki ve yönetsel çöküşünü gözler önüne seriyor. Güdücü’nün mecliste dile getirdiği rüşvet itirafı, salt bir kişisel çatışmanın ötesinde, sistemin kökten işlevsizliğini gösteriyor. Bir belediye üyesinin... İncele
8 Mart’a iki gün kala, Ekspres Gazetesi olarak sokakta kadınlara mikrofon uzatmak istedik.Basit bir soru soracaktık: “Kadın olmak bugün size ne hissettiriyor?”
Ama daha soruyu sormadan başka bir gerçekle karşılaştık.
Kadınlar konuşmak istemedi.
Biri “Aman başım derde girer” dedi.Bir diğeri kamerayı görünce geri çekildi.“Ne söylesem şimdi…” diye cümlesini yuttu.Bir başkası “Eşim izin vermez” dedi.Bir kadın da “Çocuğumu almam lazım” diyerek hızla uzaklaştı.
Oysa tek bir cümle kurmaları yeterdi.
Ama olmadı.
Bir çiftin yanına mikrofon uzattık. Erkek olanı gülerek “Ben kadınımı buldum” dedi, dalga geçti.Kadın ise sustu.
**
Uzun bir sokağın sonunda, bütün uğraşımıza rağmen sadece üç kadın konuşabildi.
O an fark ettim:Aslında biz bir röportaj yapmıyorduk.Bir toplumun psikolojisini görüyorduk.
Çünkü bir ülkede kadınlar konuşmaktan çekiniyorsa mesele fikir değil; güvenliktir.
Bir hafta içinde katledilen kadınların sayısını yazmaya elim varmıyor.Sayılar artık istatistik değil, insan.
Ama daha ağır olan başka bir gerçek var:Kadınların sadece hayatı değil, sesi de baskı altında.
Bugün kadın cinayetlerini konuşuyoruz ama çoğu zaman şu soruyu sormuyoruz:
Bu kadınlar bu hayatların içine nasıl sürüklendi?
Bir kısmı evlenmek istemediği halde evlendirildi.Bir kısmı aile baskısından kaçmak için evliliği bir çıkış sandı.Bir kısmı yıllarca şiddete katlandı çünkü gidecek yeri yoktu.Bir kısmı ayrılmak istediği anda öldürüldü.
Toplum hâlâ kadına şu mesajı veriyor:
“Evliliği sürdür.”“Yuvanı dağıtma.”“Sabret.”
Ama kimse şu soruyu sormuyor:
Bu kadınların can... İncele
Yaklaşık dört aydır Büyükşehir Belediye Meclis toplantılarına düzenli olarak gidiyorum. Her toplantı başka bir tartışmaya sahne oluyor, şehirle ilgili farklı başlıklar konuşuluyor. Ama bu süreçte dikkatimi çeken bir durum var: Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz’ı bu toplantıların hiçbirinde görmedim.
Yanlış anlaşılmasın; bu bir suçlama değil. Daha çok bir gözlem ve doğal bir merak. Çünkü diğer ilçe belediye başkanları zaman zaman mecliste oluyor. Salonda bulunuyor, tartışmaları dinliyor, bazen söz alıyorlar. Ama Şehitkamil gibi büyük bir ilçenin belediye başkanının ortada görünmemesi insanın aklında ister istemez bir soru bırakıyor.
Parti kulislerinde de bu konu yüksek sesle konuşulmuyor mu bilmiyorum. O yüzden belki de en doğrusu doğrudan sormak:Umut Yılmaz neden Büyükşehir Belediye Meclisi toplantılarına katılmıyor?Belki basit bir açıklaması vardır. Ama kamu görevinde bazen basit bir açıklama bile merakı ortadan kaldırmaya yeter.
Mecliste dikkat çeken başka bir tablo daha var. CHP sıralarında Fadime Sayın tek kadın meclis üyesi. Koca bir mecliste yalnızca bir kadın. Bu durum ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Yerel yönetimlerde kadın temsili gerçekten yeterli mi?
Fadime Sayın’ın 8 Mart’la ilgili söylediği bir cümle özellikle dikkat çekiciydi:“8 Mart kutlanmaz, anılır.”
Aslında üzerinde düşünülmesi gereken güçlü bir cümleydi. Ama salonda bulunan pek çok erkek meclis üyesinin bu uyarıyı... İncele
Bir zamanlar Barış Manço’nun dilimize dolanan bir şarkısı vardı: Domates Biber Patlıcan.Şarkıda gönül meseleleri anlatılırdı.Sevda vardı, kırgınlık vardı.
Ama galiba bugün o şarkının sözlerini biraz değiştirmek gerekiyor.
Çünkü artık mesele gönül değil… fiyat.
**
Geçen gün pazarda bir tezgâhın üzerinde küçük bir karton gördüm.Üzerinde şöyle yazıyordu:
“Patlıcan – 4 taksit.”
Espri olsun diye yazılmış gibi duruyor.Ama işin garip tarafı şu: İnsan gülüyor ama içi de sıkılıyor.
Çünkü o yazı aslında bir şaka değil.Bir fotoğraf.
Eskiden taksit tabelalarını teknoloji mağazalarında görürdük.Telefon alırken, televizyon alırken.
Şimdi pazarda sebzenin yanında.
Domates.Biber.Patlıcan.
Bir zamanlar mutfağın en sıradan üçlüsü olan bu sebzeler, bugün insanların cebini zorlayan kalemlere dönüştü.
Market raflarında dolaşan insanlara bakın.Kimse keyifle alışveriş yapmıyor.
Herkes hesap yapıyor.
Bir kilo domates…Bir kilo patlıcan…Biraz meyve…
Sepet dolmuyor ama kasa fişi büyüyor.
Bu sadece ekonomik bir tablo değil.Bu aynı zamanda psikolojik bir tablo.
Çünkü mutfak pahalılaştıkça evdeki konuşmalar da değişir.
Anne pazardan gelir.Çocuğun gözü poşetlere gider.
Eskiden o poşetten meyve çıkardı.Şimdi çoğu zaman başka bir cümle çıkıyor:
“Bu hafta almadık.”
**
Ve tam da böyle bir dönemde bayram yaklaşıyor.
Bayram dediğin şey çocuk için ne demektir?
Yeni ayakkabı demektir.Şeker demektir.Harçlık demektir.
Ama bugün birçok evde bayram alışverişi şu cümleyle başlıyor:
“Bakalım bu sene ne alabileceğiz…”
Çünkü mesele artık sadece kıyafet değil.Bayram sofrası bile hesap gerektiriyor.
Açık konuşalım.
Bir ülkede pazarcı gerçekten tezgâhına “patlıcan 4 taksit”... İncele
Gaziantep’te baklava yemek artık iki aşamalı:
Önce canın çekecek…
Sonra vazgeçeceksin.
Komik gibi ama değil.
Bu şehir baklavayı dünyaya öğretti.
Ama bugün kendi insanı vitrinin önünden geçip gidiyor.
Turist alıyor… yerel bakıyor.
Ve bunu sadece ekonomiyle açıklamak kolaycılık olur.
Çünkü bu şehirde baklava sektörü yıllardır belli bir düzenin içinde dönüyor.
Fiyatı belirleyen de, erişimi zorlaştıran da o düzen.
İsim vermeye gerek yok.
Ama şu soruyu sormak gerekiyor:
Baklava bu şehrin ürünü mü…
yoksa belli markaların mı?
Tam bu noktada Şehitkamil Belediye Başkanı
Umut Yılmaz’ın hamlesi dikkat çekiyor.
Belediye kendi baklava markasını kurdu.
Üretim başlamış, 600 kilo sipariş alınmış.
Gelirin gazi ve şehit yakınlarına aktarılacağı söyleniyor.
Niyet iyi.
Hakkını verelim, değerli.
Ama akılda bir soru var:
Fıstık bu kadar pahalıyken,
yağ bu kadar artmışken…
bu işin maliyeti nasıl çıkıyor?
Ve daha önemlisi:
Bu şehirde baklava varken,
neden bu şehrin insanı baklavaya bu kadar uzak kaldı?
Belki bu adım bir başlangıç olur.
Belki bayramda bir çocuğun ağzına bir lokma baklava girer.
Ama asıl mesele şu:
Baklava üretmek değil…
baklavayı bu şehrin insanına geri vermek.
İncele
LGS ve YKS’ ye hazırlanan gençler için stresin görünmeyen yüzü ve ebeveynlerin bu süreçteki belirleyici rolü…
Sınav dönemi yaklaştıkça, gençlerin dünyasında görünmez bir telaş başlar. Testler, hedefler, kıyaslamalar… Derken, bir bakmışız; çocuklarımızın zihninde sessizlik yerini sürekli bir gürültüye bırakmış. Oysa beynin en üretken olduğu zaman, aslında hiçbir şey yapmadığımız anlardır. Bilim insanları bu dönemi “beynin normal ayarları” olarak tanımlar. Yani beyin, bir işle meşgul olmadığında bile çalışmaya, bilgileri düzenlemeye, bağlantılar kurmaya devam eder.
Ergenlik çağındaki bir genç bazen sadece yatağında uzanır, dalar gider. Biz ebeveynler ise çoğu zaman bu anları “boşa geçen zaman” sanırız. Oysa bu, beynin yeniden yapılanma sürecidir. Hayal kurar, düşüncelerini toparlar, kendine yönelir. Bu sürece izin vermek, çocuğun akademik başarısını bile doğrudan destekler. Çünkü zihin, bazen dinlenirken büyür.
Kaygı, Başarının Düşmanı Değil, Rehberidir
Kaygı, sınav döneminde hem gençleri hem de ebeveynleri içine alan bir duygudur. Fakat kaygıyı tamamen yok etmeye çalışmak çoğu zaman ters etki yaratır. Doğru dozda kaygı, beyni uyanık ve motive tutar. Ancak yargılanma, eleştirilme ya da “başaramayacağım” korkusu bu duyguyu yıkıcı hale getirir.
Rosenthal’ın “Pygmalion Etkisi”(kendini gerçekleştiren kehanet) olarak tanımladığı araştırma, tam da bunu anlatır: Öğrenciler, kendilerine inanan öğretmenlerin yanında daha yüksek performans gösterirler. Aynı şekilde, ebeveynin güvenli ve... İncele
Bugün Büyükşehir Belediyesi Meclis toplantısını izledim. Karar başlıklarından çok, meclisteki temsil biçimleri, konuşma dilleri ve ortaya çıkan psikolojik atmosfer dikkatimi çekti. Bu yazı, tamamen kişisel gözlemlerime dayanmaktadır.
Toplantının en dikkat çekici gündemlerinden biri, Gaziantep ile Suriye’nin Halep kenti arasındaki kardeş şehir ilişkileri kapsamında beş otobüsün tahsis edilmesine yönelik talepti. CHP Meclis Üyesi Yılmaz Güler, bu başlık altında Gaziantep’in ve ilçelerinin yaşadığı ulaşım sorunlarını sakin, açıklayıcı ve anlaşılır bir dille dile getirdi. Özellikle işe ve okula giden vatandaşların yaşadığı mağduriyetlere, kırsal bölgelerde tek seferlik otobüslerin kaçırılması hâlinde günlük hayatın nasıl aksadığına değinmesi dikkat çekiciydi.
Burada öne çıkan önemli bir detay, söz konusu araçların 2018 model, yani hâlihazırda eski sayılabilecek araçlar olduğunun vurgulanmasıydı. Asıl mesele ise yalnızca araçların yaşı değil; bu araçların maliyetine, ayrılan bütçeye ve neden bu önceliğin Gaziantep yerine kardeş şehir ilişkileri kapsamında başka bir kente verildiğine dair yeterince net bilgi paylaşılmamasıydı. Yerel yönetimlerin dayanışma ve kardeşlik ilişkileri kurması elbette kıymetlidir. Ancak psikolojik açıdan belirleyici olan, bu dayanışmanın hangi ihtiyaçların önüne geçtiği ve vatandaşa nasıl anlatıldığıdır. Kendi kentinde hâlâ temel ulaşım sorunları yaşayan bir yurttaş için bu tür adımlar, iyi niyetli olsa bile, “önce ben görülüyor muyum?” sorusunu beraberinde getirir. Bu nedenle... İncele
Artık neredeyse her şehirde aynı manzara:18 yaş altı çocuklar, harçlıklarını biriktirip güzellik merkezlerinde protez tırnak yaptırıyor. Uzun, yetişkin eli gibi tasarlanmış tırnaklarla dolaşıyorlar. Bu bir heves değil; ergenliğin yönünü kaybettiğinin işareti.
**
Ama meselenin görünmeyen tarafı daha ağır:Bu çocuklar bunun için aileleriyle kavga ediyor. Evde tartışmalar büyüyor, sesler yükseliyor, kapılar kapanıyor. Bazıları gizli gizli gidiyor. Bazı ebeveynler ise “tek başına gitmesindense ben götüreyim” diyerek istemediği bir şeye eşlik etmek zorunda kalıyor. Hatta daha farklı riskli yönelimlerin önünü kesmek için bunu “daha az zararlı” görüp mecburen kabul eden aileler var.
Yani ortada sadece bir çocuk isteği yok.Aileler de ciddi bir sıkışmışlık yaşıyor.
“Ben tırnak yiyorum, o yüzden yaptırıyorum” diyenler var. Oysa bu bir çözüm değil; sadece üstünü kapatma yöntemi. Altta yatan kaygı, stres ya da alışkanlık olduğu gibi duruyor. Ama biz sorunu çözmek yerine cilalıyoruz.
Asıl meseleye gelince:Güzellik merkezleri.
18 yaş altındaki çocuklara, kimlik sormadan, aile onayı aramadan, hiçbir sınır koymadan bu işlemleri yapmak sadece ticaret değil; sorumluluktan kaçmaktır. Çocukla aile karşı karşıya gelirken, bu süreci besleyen ve normalleştiren bir alan oluşmuş durumda. Para kazanma uğruna gelişimsel sınırların bu kadar kolay esnetilmesi, kabul edilebilir değil.
Ergenlik, kimliğin oluştuğu bir dönemdir.Bu dönemde çocuk, kim olduğunu anlamaya çalışırken, yetişkin görünümünü... İncele
AK Parti Grup Başkanvekilleri ve divan kâtip üyelerinin (asil–yedek) gizli oylamasında ortaya çıkan tablo, siyasetten çok başka bir soruyu gündeme getirdi:Bu mecliste yazı yazmak gerçekten zor mu?
Oy pusulaları açıldıkça isimlerden çok hatalar konuşuldu.Yusuf Açıkgöz, “Yuzuf Açıkgöz” olarak yazıldı.Yakup Beşe ise “Yakup Meşe” oldu.Aybüke Sağlam da “Aybike” yazıldı.
Bazı pusulalarda sadece isim vardı, soyisim yok;Bazılarında harfler yer değiştirmiş, bazıları ise hiç uğramamış.Tekrar eden hatalar bir noktadan sonra sadece yanlış değil, meclis üyelerine göre “acaba bu bir işaret mi?” sorusunu da beraberinde getirdi.
**
Bu tablo, yazı yazmayı bilmeyen üyelerin meclise nasıl geldiğini sorgulatıyor.Psikolojik olarak, tekrarlayan hatalar dikkat ve odaklanma eksikliğini, ciddiyetsizliği ve güven erozyonunu ortaya koyuyor.İzleyenler hem güler hem de sorgular hâle geliyor; meclis ciddiyet ile performans arasında gidip geliyor.
Tam bu karmaşanın ortasında baklava tartışması patladı.Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz, baklava satışından elde edilen geliri şehit ve gazi ailelerine bağışlayacağını açıkladı.Gelirin bağışlanması niyet olarak güzel görünse de, maliyetler belli ve sınırlı iken bunun sosyal sorumluluk projesi sayılıp sayılamayacağı tartışmaya açık.Psikolojik olarak bu, sembolik iyilik ile gerçek etki arasındaki farkı gösteriyor; davranışın motivasyonu ve sonucu birbirini tutmayabilir.
**
Yani bir yanda “Yuzuf”lar, “Meşe”ler, “Aybike”ler, yazmayı beceremeyen meclis üyeleri…Diğer yanda baklava bağışı ve tartışmaları…Ciddiyet ile tartışma arasında gidip... İncele
Sosyal medya 15 yaş altı için artık sadece bir hayal. Komisyon aşamasını geçti, yasalaşmaya çok yakın. Artık “yasak geliyor” değil, “yakında uygulamaya girecek” diyebiliriz. Peki ebeveynler ve çocuklar bu yeni dönemde nelerle karşılaşacak?
Çocuğunuz bir sosyal medya uygulamasını açmaya çalıştığında ilk adım yaş doğrulama olacak. 15 yaşın altındaysa sistem onu durduracak; bir yetişkin onayı olmadan hesap açılamayacak. Kendi başına “hesap açayım” demesi mümkün değil. Bu, çocuklar için ilk mesaj: Dijital dünyada tamamen serbest değilsin. Ama merak edin, çocuklar yaratıcıdır ve bazen yasakları aşmanın yollarını arayabilirler.
Ebeveynler artık çocuklarının dijital hayatında çok daha görünür. Hangi uygulamaları kullandığını görebilecek, karşılaştığı içerikleri izleyebilecek, sosyal medyada harcadığı zamanı takip edebilecek. Bu kontrol, hem güvenlik hem de rehberlik açısından büyük bir adım. Ama işin psikolojik tarafı önemli: Ebeveynler sürekli takip ediyor gibi hissedilirse, çocuklarda gizli hesap açma, alternatif yollar arama ve güven sorunları oluşabilir. Burada iletişim ve açık konuşma şart.
Kullanım saatleri ve içerikler de sınırlandırılacak. Gece geç saatlerde erişim olmayacak, günlük süreler belli olacak. Bu, çocuğun sosyal medya deneyimini daha kontrollü hâle getiriyor, ama aynı zamanda özgürlük hissinin kısıtlandığı algısını yaratabilir. Burada önemli olan, sınırların koruma amacıyla konulduğunu çocuğa anlatmak.
Psikolojik olarak bakacak olursak, çocuklar erken yaşta sosyal... İncele
Son günlerde kamuoyuna yansıyan bir haber, yalnızca bir adli olayı değil; toplumun ruh halini de görünür kıldı.
Bir infaz düzenlemesi kapsamında cezaevinden çıkan bir erkek, kısa süre sonra birlikte yaşadığı kadını öldürdü.Bu yazı bir hukuk değerlendirmesi değildir.Bir düzenlemeyi savunmak ya da eleştirmek amacı da taşımaz.Bu yazı, insanın iç dünyası hesaba katılmadan yapılan her serbest bırakılma kararının, toplumsal ruh sağlığına nasıl temas ettiğini düşünmeye davettir.Çünkü mesele yalnızca bir kapının açılması değildir.Asıl mesele, içeride biriken hangi duyguların dışarı taşındığıdır.
**Özgürlük Her Zaman İçsel Bir Deneyim Değildirİnsan fiziksel olarak serbest kalabilir;ancak içsel olarak hâlâ sıkışmış, öfkeli ve tehdit altında hissedebilir.Uzun süre kapalı bir ortamda kalan bireylerde,kontrol ihtiyacı artar.Belirsizlikle baş etme kapasitesi zayıflar.Anlam duygusu yerini boşluk hissine bırakabilir.İnsan, anlamını yitirdiği yerde öfkeye daha kolay tutunur.Çünkü öfke, geçici de olsa bir canlılık hissi verir.Bir güç yanılsaması yaratır.Bu noktada şu gerçek sıklıkla gözden kaçar:Cezaevi, davranışı sınırlar;ama insanın varoluşsal çatışmalarını otomatik olarak dönüştürmez.
**Yakın İlişkiler Neden Daha Risklidir?İnsan en kırılgan taraflarını en yakınında açar.En çok sevdiğine, en çok bağlandığına ya da kendini en çok tehdit altında hissettiğine.Yakın ilişkiler,insanın yalnızlık korkusunu,terk edilme kaygısını,kontrolü kaybetme dehşetini görünür kılar.Bu duygularla baş etme becerisi gelişmemişse,şiddet bir “çözüm” gibi algılanabilir.Özellikle güç ve sahiplik üzerinden kurulan... İncele